Yanlış
anlaşılmasın lütfen! Tabiî ki hala çok çalışmamız gerektiğini hatta daha akıllı
daha zeki ve bilimsel bir şekilde çalışmamız gerektiğini düşünüyorum...
Ama bir
yandan da çalışmak kavramına farklı bir pencereden de bakılması gerektiğini
düşünüyorum. Tıpkı Bertrand Russell’in günümüzden 86 yıl önce yaptığı gibi…
Bizler zaten çocukluğumuzdan
beri bu şekilde yetiştirilmedik mi? Kişisel hedeflerimize ulaşmak, toplum
olarak refah seviyemizi yükseltmek için hep çok çalışmadık mı? Hatta çalışmaya
devam etmiyor muyuz?
Ama “çalışmak”
gerçekten Bertrand Russell’in bundan 86 yıl önce söylediği gibi abartılmış bir erdem
midir?
Gelin sizler
ile okuduğum, Paul Western tarafından yazılmış ve dilimize Şebnem Ertan
tarafından çevrilmiş Philosophy Now isimli yayından alınmış ve çalışmak
kavramına farklı bir pencereden bakan bir makaleyi paylaşayım. Sosyoloji okuyan
ve psikoloji bilimine merak duyan biri olarak benim için oldukça ilgi çeken bir
yazı oldu. Okumanızı tavsiye ederim…
Bundan sonrası,
söz yazarın…
Russell’a göre
çalışmayı görev olarak görmek“köle ahlakı”nın (iktidar sahiplerinin, güçsüzleri
kendi çıkarlarına göre yaşamaya ikna etmelerini sağlayan aracın) bir
parçasıydı. Ve bu yöntem ‘efendilere’ özgürce geçirebilecekleri boş vakit
sağlıyordu. Ancak Russell, başkalarının gayreti sayesinde elde edilen
aylaklığın övgüye değer olmadığına inanıyordu.
“Çalışkanlığın
abartılmış bir erdem olduğuna inanan Bertnard Russell, sıradan bir insanın
çalışma süresinin büyük ölçüde azaltılması gerektiğini savundu. Paul Western’e
göre, ‘aylaklık’ kavramı hak ettiği değeri görmüyordu.”
Bertnard
Russell, 1932’de yayınlanan “Aylaklığa
Övgü” adlı metninde çalışkanlığın abartılmış bir erdem olduğunu ve
bireyin kendi ilgi alanlarına ayırdığı boş zamanın medeni yaşamın bir
gerekliliği olduğunu savundu. Ayrıca, yaşadığı dönemde üretimde mekanikliğin
öyle bir boyuta ulaştığına inanıyordu ki, ona göre topluma yararlı olmak için
haftada yirmi saatten fazla çalışmak gereksizdi. İşsiz sayısı çok yüksek
olmasına rağmen geriye kalan kesimin de aşırı çalıştırıldığını gördü. Günümüzde
de geçmişe oranla çok daha verimli üretim kaynaklarına sahip olmamıza rağmen
hala “aylaklığın” adil dağıtımından bir hayli uzaktayız.
Russell’a göre
çalışmayı görev olarak görmek“köle ahlakı”nın (iktidar sahiplerinin, güçsüzleri
kendi çıkarlarına göre yaşamaya ikna etmelerini sağlayan aracın) bir
parçasıydı. Ve bu yöntem ‘efendilere’ özgürce geçirebilecekleri boş vakit
sağlıyordu. Ancak Russell, başkalarının gayreti sayesinde elde edilen
aylaklığın övgüye değer olmadığına inanıyordu.
Ama tabii ki, iktidar
sahiplerinin elde ettikleri boş zamanın ufak bir kısmı uygarlığın
geliştirilmesine ayrılıyordu.“Tembellik,
medeniyetin temelidir. Geçmişte az kişinin keyfi ya da tembelliği, çok sayıda
insanın emekleriyle sağlanıyordu. Harcanan emeklerin değeri çalışmanın
yüceliğinden değil; boş geçirilen zamanların güzelliğinden geliyordu. Oysa
günümüzdeki modern teknikler sayesinde, boş zaman (tembellik) topluma zarar
vermeden, adil bir şekilde dağıtılabilir.”
Birinci Dünya
Savaşı süresince toplumun refah seviyesinin korunması Russell’a azaltılmış iş
gücüyle de ne kadar çok üretim yapılabileceğini gösterdi. Barış zamanlarında
ise, erdem kabul edilen çalışkanlık algısı toplumun yarısı aşırı
çalıştırılırken diğer yarısının da işsiz olmasına sebep oluyordu. Öte yandan,
herkes topluma bir miktar iş borçluydu ve günde dört saatlik çalışmayla hem
toplumun ihtiyaçları karşılanmış olacaktı hem de herkes uygar yaşamın keyfini
sürecekti.
Eğer insanların
boş zamanlarında ne yapacaklarını bilmedikleri doğruysa, bu tamamen uygarlığımızın
zorlamaları yüzündendir. Russell bunun çözümünü iki basamakta açıkladı.
Öncelikle, zevk kavramının bizim iyiliğimiz için var olduğunu kabul etmeyi
öğrenmemiz gerekir. Eğer çalışmak erdem ise, çalışmanın sonuçlarından keyif
almak da dengeleyici bir erdem olmalı. İkinci olarak eğitime daha geniş alanda
yer vermeliyiz çünkü insanlar ancak bu şekilde vakitlerini nasıl daha yapıcı
biçimde kullanacaklarını keşfederler. Russell’ın kölelerin dansını
canlandırmaya yönelik seçimi aristokratik, büyüklük taslayan bir tavır olarak
görülse de, insanların eğlence vakitlerinde –toplumsal açıdan yararlı olanlar
dâhil- daha aktif olacakları fikriyle de çelişmiyordu. İnsanlar yaşamlarıyla,
yaratıcılıklarıyla neler yapabileceklerini gördükçe daha mutlu bir hayat sürmeye
başlayacaklardı.
Yine de itiraf
etmeliyiz ki, Russell’ın iş gücünün eşit dağılımına yaklaşımı, anlaşılmaz
olmasının yanı sıra umutsuz bir Ütopya gibi görünüyor. Russell’a göre
ütopyasının imkânı, tamamen “üretimin bilimsel organizasyonuna” bağlıydı
ve bu her ne anlama geliyorsa tek gecede, birden ortaya çıkacak bir şey
değildi. Russell’ın aylaklık için yazdığı övgünün üzerinden geçen 66 yılda
kendi hayatımıza daha çok değer verir hale gelebildik mi peki?
Elbette bu yönde
bir takım adımlar atıldı. Artık çocuklarımız okulda daha çok kalıyor ve mesai
günlerimiz de azaldı. Fakat bu yine de “mümkün olan en aza” indirildiği
anlamına gelmiyor. Hala aşırı çalışanlarla, hiç çalışmayıp aylaklık yapanlar
-söz konusu aylaklık kişilerin mecbur bırakıldıkları ve parasızlıktan dolayı
keyfini çıkaramadıkları bir durum- arasında büyük bir kutuplaşma var. Yani
Russell’ın tahmin ettiği temel eşitsizlik hala bizimle.
Ekonominin
büyümesiyle iş gücüne duyulan ihtiyacın artacağına ve bunun da işsizliği
azaltacağına dair bir inanç var. Herkesin aşırı çalışacağı bir toplum yapısının
çekici olup olmadığı problemini bir köşeye bırakalım. O zaman asıl sormamız
gereken şu ki; yapılması gereken daha çok iş olması daha çok insana ihtiyaç
duyulduğu anlamına gelir mi? Teknoloji ilerledikçe iş gücü ihtiyacı daha çok
otomatik yollarla karşılanır oldu.
İnsan gücünün daha önemli olduğuna dair
inanç ise yapay, servise yönelik iş alanları ortaya çıkardı. Bunların bazıları
anlamsız, örneğin 7/24 açık mekânlar; bazıları ise evlerde hizmet işlerine bakmak
gibi umutsuz işler. Eğer bu gereksiz çabalar, insanların verimli çalışmalarına
karşılık biraz olsun eğlenceye vakit bırakıyor olsaydı, kayıptan ziyade büyük
bir kazanç ortaya çıkardı. İnsanlar artık daha az iş yapmanın yollarını arıyor.
Ben de o insanlardan biriyim. Haftada bir gün fazladan tatil yaparak kendime
düşünmek ve yazmak için zaman yaratmış oluyorum. Ama bu hala ayrıcalıklı bir
pozisyona sahip olmakla alakalı. Çünkü öte tarafta hala birçok kişi fazladan
mesaiye kalarak ya da düşük ücretli yarı zamanlı işlerde çalışarak hayatlarını
sürdürmeye çalışıyor.
1932’de hayal
edilebilir olan adil zaman dilimi dağılımı artık bir hayalden çok daha fazlası
olmalı. Fakat günümüzde hala uzun saatler boyunca çalışmanın kişiye bir nevi
erdemlilik hissi kazandırdığına inananlar var. Biz o insanlara, çalışkanlığın
erdemli olduğu inancının tamamen bir uydurmaca olduğunu hatırlatmaya devam
edeceğiz. Bizler adil dağılımı sağlamaya mecburuz. Uzun saatler boyunca çalışmaya
duyulan inatçı hayranlığın sona erdirilmesi gerekiyor ki bu hayranlık
sistematik işsizliğin asıl sebeplerinden biri. Herkes bunu“ama dünyanın düzeni
böyle” diyerek kabullenmiş durumda. Saçmalık. Haftada yirmi saatlik
çalışma toplumun tüm ihtiyaçlarını karşılayacağı gibi bize de kendi gerçek
yaşamımıza ayıracağımız vakitler yaratır…
Umarım sizlerde
benim gibi çalışmak kavramına farklı bir pencereden bakan bu yazıyı ilgiyle
okumuşsunuzdur. Çünkü ben birkaç defa daha okuyacak hatta bu yazı üzerine başka
yazılarda yazmayı şimdiden düşünmeye başladım.
Takip etmek ve
diğer yazılarımı da okumak isteyenler için blog adresim. Hakkı Şenkeser “BenimDikey Dünyam”
Görüşmek üzere,
hoşça kalın.
Hakkı Şenkeser


Yorumlar
Yorum Gönder